Hamd,
yalnızca Allah'adır.
Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye'ye
-Allah ona rahmet etsin- bu sorulmuş, bunun
üzerine o şöyle cevap vermiştir:
"Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a
mahsustur.Ne Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'den, ne de
ashâbından bu konuda sahih bir şey rivâyet olmuş, ne dört
mezhep imamı, ne başka âlimler bunu müstehap saymışlar, ne
de mutemet hadis kitaplarının sahiplerinden hiç kimse, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den veya sahâbeden veyahut da tâbiînden bu konuda sahih
olsun, zayıf olsun, ne sahih hadis kitaplarında, ne sünenlerde,ne de
müsnetlerde bir şey rivâyet etmiştir.Fazîletli üç dönemde bu
hadislerden hiçbir şey bilinmemektedir.Fakat bazı sonradan gelen
âlimler, bu konuda şu hadisleri rivâyet etmişlerdir.
(( مَنِ اكْتَحَلَ يَوْمَ عَاشُورَاءَ لَمْ
يَرْمَدْ ذَلِكَ الْعَامَ.))
"Kim
Âşûrâ günü gözlerine sürme çekerse, o yıl
gözleri iltihap olmaz."
(( مَنِ اغْتَسَلَ يَوْمَ عَاشُورَاءَ لَمْ يَمْرَضْ ذَلِكَ الْعَامَ.))
"Kim Âşûrâ günü boy
abdesti alırsa
(yıkanırsa),
o yıl hastalanmaz."
Buna
benzer (uydurma) hadisler...
-
Âşûrâ günü namazının fazîletleri hakkında
birtakım hadisler rivâyet etmişlerdir.
- Âdem
-aleyhisselâm-'ın tevbesinin Âşûrâ günü kabul olduğu konusunda
birtakım hadisler rivâyet etmişlerdir.
-Nuh -aleyhisselâm-'ın
gemisinin, Cudî dağının üzerine Âşûrâ günü yerleştiği
konusunda birtakım hadisler rivâyet etmişlerdir.
- Yusuf
-aleyhisselâm-'ın, Yakub -aleyhisselâm-'a Âşûrâ günü cevap
verdiği konusunda birtakım hadisler rivâyet etmişlerdir.
-
İbrahim -aleyhisselâm-'ın, ateşten Âşûrâ günü kurtarıldığı
konusunda birtakım hadisler rivâyet etmişlerdir.
İsmail
-aleyhisselâm-'ın bir koç ile kurban edilmekten Âşûrâ günü kurtarıldığı
konusunda birtakım hadisler rivâyet etmişlerdir.
Yine, Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'e yalan ve iftira sayılan şu hadisi
rivâyet etmişlerdir:
(( مَنْ وَسَّعَ عَلَى أَهْلِهِ يَوْمَ عَاشُورَاءَ وَسَّعَ اللهُ عَلَيْهِ
سَائِرَ السَّنَةِ.))
"Kim Âşûrâ günü âile
halkına çokça infakta bulunursa (âile halkının nafakasını geniş tutarsa/ikramda
bulunursa), Allah da senenin diğer günlerinde onun nafakasını
geniş tutar (bol rızık verir)."
(Şeyhulislâm
İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- Irak topraklarındaki Kufe'de
bulunan iki sapık tâifenin Âşûrâ gününü kendi bid'atları
için bayram edinmeleri hakkında devamla şöyle demiştir:)
"Râfizîler,
Ehl-i Beyt'e sevgi ve muhabbetlerini gösterirler.Bu tâife, bâtında ya
inkârcı ve zındık kimselerdir ya da câhil, hevâ ve hevesine uyan
kimselerdir. Nâsıbî bir tâife de, fitne sebebiyle aralarında geçen
savaştan dolayı Ali b. Ebî Tâlib'e ve ashâbına -Allah ondan
râzı olsun- buğzetmektedirler.
Nitekim İbn-i
Ömer'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre,
o şöyle demiştir:
((
قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي ثَقِيفٍ كَذَّابٌ
وَمُبِيرٌ.))[رواه مسلم]
"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
Sakîf kabilesinden (kendisine vahiy geldiğini iddiâ eden)
yalancı peygamber ve insanlar arasında fesadı yayıp
onları yok eden (öldüren) olacaktır." (Müslim).
Yalancı
peygamber, Sakîf kabilesinden Muhtar b. Ebî Ubeyd idi.Ehl-i Beyt'e sevgi ve
muhabbet beslediğini ve onları savunduğunu gösterirdi. Hüseyin
b. Ali'yi -Allah
ondan ve babasından râzı olsun- öldüren orduyu hazırlayan
Irak emiri Ubeydullah b. Ziyâd'ı öldürmüştü. Daha sonra da
peygamber olduğu yalanını yayıp peygamberlik
iddiâsında bulunmuş ve kendisine Cebrail -aleyhisselâm-'ın
geldiğini (vahiy getirdiğini) söylemiştir. Hatta Abdullah
b. Ömer ve Abdullah b. Abbas'a, Muhtar b. Ebî Ubeyd hakkında soru
sorulmuştu.
Nitekim onlardan
birisine:
"Muhtar
b. Ebî Ubeyd, kendisine vahiy indiğini iddiâ ediyor. Buna ne dersin? diye
sorduklarında o şöyle cevap vermiştir:
"Doğru
söylemiştir. Çünkü Allah
Teâlâ şöyle buyurmuştur:
(( هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَى مَنْ
تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ تَنَزَّلُ عَلَى كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ ))
[ سورة الشعراء الآيتان: 221-222 ]
"(Ey insanlar!) Şeytanların asıl kime indiğini
size bildireyim mi? Onlar (şeytanlar), (kâhin gibi) yalan
ve iftiraya, günaha düşkün kimselere inerler." (Şuara
Sûresi: 221-222).
Diğer
birisine:
"Muhtar
b. Ebî Ubeyd, kendisine vahyedildiğini iddiâ etmektedir. Buna ne dersiniz?
Diye sorduklarında o şöyle cevap vermiştir:
"Doğru
söylemiştir. Çünkü Allah
Teâlâ şöyle buyurmuştur:
(( ... وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ
لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَآئِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ وَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ
إِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ )) [ سورة الأنعام
الآية: 121]
"Doğrusu,
şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına telkinde
bulunurlar. Şayet onlara itaat ederseniz, şüphesiz ki siz de
müşrikler olursunuz."
(En'âm Sûresi: 121).
Hadiste
geçen (Mubîr); insanlar arasında fesadı yayıp onları
yok eden (öldüren) kimse, Sakîf
kabilesinden Haccâc b. Yusuf'tur. Haccâc, Ali ve O'nun ashâbından
ayrılmıştı. Bundan dolayı Haccâc, Nâsıbîlerden idi. Birincisi
(Muhtar b. Ebî Ubeyd) ise, Râfızî idi.
Nâsıbîler veya Nevâsıb: Ali ve Ehl-i Beyt’e karşı
düşmanlık besleyen, onlara dil uzatan, söz ve hareketleriyle
onlara eziyet eden, bununla da yetinmeyerek onların kâfir olduklarını
söyleyip kanlarını akıtmayı helâl
görenlerdir.Bunlar, Râfızîlerin karşıtlarıdırlar.
Bu Râfızî
(Muhtar b. Ebî Ubeyd), yalan, iftirâ ve dîndeki ilhâdı
(inkârcılığı), daha büyük idi. Çünkü Muhtar b. Ebî
Ubeyd, peygamberlik iddiâsında bulunmuştu.
Kûfe'de şunlar ve bunlar arasında fitneler ve
çarpışmalar vuku bulmuş, nitekim Hüseyin b. Ali
-Allah onlardan râzı olsun- zâlim ve haddi
aşan bir tâife tarafından öldürülmüş ve Allah Teâlâ, âile
halkından olan Hamza, Câfer ve babası Ali'ye şehâdeti nasip
buyurduğu gibi, Hüseyin'e de şehâdeti nasip
buyurmuştu.Hüseyin'in şehit olmasıyla Allah Teâlâ onun makamını
yüksetlmiş ve derecesini yüceltmiştir.Çünkü Hüseyin ve
kardeşi Hasan, cennet halkının gençlerinin efendileridir.Yüce
makamlar, ancak belâ ve musibetlere maruz kalmakla elde edilebilir.
Nitekim Mus'ab b. Sa'd, babasından rivâyet
ettiğine göre o şöyle demiştir:
((قُلْتُ
يَا رَسُولَ اللهِ! أَيُّ النَّاسِ أَشَدُّ بَلَاءً؟ قَالَ: الْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ
الصَّالِحُونَ، ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ مِنَ النَّاسِ، يُبْتَلَى
الرَّجُلُ عَلَى حَسَبِ دِينِهِ، فَإِنْ كَانَ فِي دِينِهِ صَلَابَةٌ زِيدَ فِي
بَلَائِهِ، وَإِنْ كَانَ فِي دِينِهِ رِقَّةٌ خُفِّفَ عَنْهُ، وَمَا يَزَالُ
الْبَلَاءُ بِالْعَبْدِ حَتَّى يَمْشِيَ عَلَى ظَهْرِ الْأَرْضِ لَيْسَ عَلَيْهِ
خَطِيئَةٌ.))
[ رواه الترمذي وابن ماجه وأحمد ]
"Dedim ki:
- Ey Allah'ın elçisi! İnsanlar
içerisinde en çok ve en zor imtihana çekilenler kimlerdir?
Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
- Onlar, peygamberlerdir.Sonra salih
kimselerdir. Sonra sırasıyla (rütbeleri)
onları takip edenler, sonra onları takip edenlerdir (sevabı daha çok olsun diye, Allah'a daha yakın olanın
imtihanı daha çok ve daha zor olur).Kişi, (zayıf veya güçlü, noksan veya tam olması
bakımından) dînine göre imtihana çekilir (belâya maruz kalır). Eğer dîninde
kuvvetli ve çetin ise, imtihanı (göreceği
belâ ve musibet) ağır olur. Eğer dîninde gevşek (ve zayıf) ise, o oranda imtihan edilir. Belâ o
kimseyi bırakıncaya kadar onu devamlı takip eder. Nihayet kul,
yeryüzünde hatası olmayacak halde yürür (belâlar, günahlarına keffâret olur)." (Tirmizî, İbn-i Mâce ve Ahmed).
Hasan ve
Hüseyin, Allah Teâlâ'dan yüce makama zaten daha önce nâil
olmuşlardı. Onların başlarına gelen belâ ve musibet,
onlardan öncekilerin başlarına gelmemişti. Çünkü
Hasan ve Hüseyin, İslâm'ın güçlü olduğu dönemde dünyaya
gelmişler, izzet ve şeref içerisinde büyümüşlerdi.Müslümanlar,
(konumlarından dolayı) onlara saygı duyarlar ve değer
verirlerdi.Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- vefât ettiğinde Hasan
ve Hüseyin henüz çocuk yaşta idiler.Bu sebeple onların, kendilerinden
daha fazîletli konumda olan âile halkından bazı kimselerin (Hamza,
Câfer ve babaları Ali'nin şehit edilmeleri gibi) belâ ve musibete maruz
kalmaları, Allah Teâlâ'nın her ikisine bir nimeti olmuştur.Zirâ
Ali b. Ebî Tâlib -Allah ondan râzı olsun-, Hasan ve Hüseyin'den daha
fazîletli olmasına rağmen şehit olarak öldürülmüştür.Hüseyin'in
öldürülmesi ise, insanlar arasında fitnelerin yaygınlaşmasına
neden olmuştur. Nitekim Osman'ın -Allah ondan râzı olsun-
öldürülmesi, insanlar arasında fitnelerin çıkmasının
ve İslâm ümmetinin günümüze kadar parçalanmasının en büyük
nedenlerinden birisi olmuştur. Bunun içindir ki hadiste şöyle
gelmiştir:
((
مَنْ نَجَا مِنْ ثَلَاثٍ فَقَدْ نَجَا. قَالَهُ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ. قَالُوا: مَاذَا
يَا رَسُولَ اللهِ! قَالَ: مَوْتِي، وَمِنْ قَتْلِ خَلِيفَةٍ مُصْطَبِرٍ
بِالْحَقِّ يُعْطِيهِ، وَالدَّجَّالِ.))
[ رواه أحمد ]
"Kim
üç şeyden kurtulursa, kurtuluşa ermiş olur. (Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-) bu sözünü üç defa
tekrar etti.
(Sahâbe):
- Onlar nelerdir ey Allah'ın
elçisi? Diye sordular.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
- Ölümümden, hakka sarılan
ve hak üzere sabreden halifeyi öldürmekten ve Deccal'in fitnesinden
(kurtulan
kimse, kurtuluşa ermiş olur)." (Ahmed)
(Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye
-Allah ona rahmet etsin- ardından
Hasan'ın hayatından ve adâletinden bir bölümü zikrederek devamla
şöyle demiştir:)
"Üstelik Hasan ölünce
Allah Teâlâ'nın ikramına ve rızâsına nâil
olmuştu. Bazı gruplar, Hüseyin ile yazışıp kendisine
yardım edeceklerine ve onunla birlikte savaşacaklarına dâir
söz verdiler.Ama onlar, bu işin ehli değillerdi.Aksine Hüseyin,
onlara amcasının oğlunu gönderdiği zaman
sözlerinden döndüler, düşmanına karşı ona
yardım edeceklerine ve onu savunacaklarına, onunla birlikte
savaşacaklarına dâir anlaşmayı bozdular.
İbn-i Abbas ve İbn-i Ömer
-Allah onlardan râzı olsun- gibi, görüşüne
itibar edilen ve ehl-i beyti seven bazı kimseler, onların
yanlarına gitmemesini ve onları kabul etmemesini söylediler. Onların
yanlarına gitmelerinin de hiçbir faydasının olmayacağı
ve gittikleri takdirde de bunun sonucunun hoşnutluk vermeyeceği görüşündeydiler.Nitekim
sonuç, İbn-i Abbas ve İbn-i Ömer gibi kimselerin dedikleri gibi
oldu. Allah Teâlâ'nın ezelde takdir olunan emri gerçekleşmiş, olanlar
olmuştu. Hüseyin -Allah ondan râzı olsun- onlara doğru yola
çıktığında durumun değiştiğini
görmüştü.
Hüseyin -Allah
ondan râzı olsun-, onlardan kendisini bırakıp dönmesini
veya cihada katılmasını veyahut da amcasının oğlu
Yezid'e katılmasını istedi. Onlar ise, kendisini esir almaktan
başka hiçbir seçeneğine
râzı olmayıp buna engel oldular.
Ardından
ona savaş açtılar. Bunun üzerine Hüseyin de onlarla
savaştı, fakat onlar Hüseyin'i ve onunla beraber olan topluluğu,
zulmederek şehid ettiler.
Böylece
Allah Teâlâ, Hüseyin'e -Allah ondan râzı olsun- şehâdeti ikram
etmiş ve onu, temiz âile halkına (Ehl-i Beyt'e) ilhak etti.
Yine
onlar, Hüseyin'i -Allah ondan râzı olsun- şehit olmakla birlikte
kendisine zulmeden ve haddi aşan kimseleri alçaltmış, insanlar
arasında şerri (fitneyi) başlatmış oldular.
Câhil ve
zâlim olan bir tâife, ya inkârcı münâfık olduğu için, ya da
sapık olduğu için, Ehl-i Beyt'e sevgi ve muhabbetlerini göstererek
Âşûrâ gününü, kendileri için mâtem, hüzün ve ağıt yakma
günü edinirler. Bu tâife, Âşûrâ gününde yüzlere vurma, yakaları
yırtma, câhiliyet naraları atma ve hüzün içeren kasideler okuma gibi
câhiliyet şiârını izhar ederler.
Oysa
Allah Teâlâ ve Elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in belâ ve musibet
zamanında emrettiği şey, -eğer belâ ve musibet yeni meydana
gelmişse- buna sabretmek, ecrini Allah Teâlâ'dan beklemek ve
"İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn" demektir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda
şöyle buyurmuştur:
((
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ
وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ{155} الَّذِينَ إِذَا
أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ{156}
أُولَـئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَأُولَـئِكَ هُمُ
الْمُهْتَدُونَ{157} ))
[ سورة البقرة
الآيات: 155-157 ]
"Biz, mutlaka sizi, biraz korku, biraz açlık yahut
mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla imtihan edeceğiz.(Ey
Peygamber!) Sen, sabredenleri (dünya ve âhirette onları
sevindirecek güzel bir sonla) müjdele! (O sabredenlerin
vasıflarından birisi) onlara bir musibet geldiği zaman; biz
Allah'ın kullarıyız ve (öldükten sonra) O'na
döneceğiz, derler. İşte Rab'leri tarafından onlara bir
övgü ve büyük bir rahmet vardır.Hidâyete erenler de ancak onlardır."
(Bakara Sûresi: 155-157)
Sahih-i Buhârî'de
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den rivâyet olunduğuna göre o
şöyle buyurmuştur:
((
لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَطَمَ الْخُدُودَ وَشَقَّ الْجُيُوبَ وَدَعَا بِدَعْوَى
الْجَاهِلِيَّةِ.)) [ رواه البخاري ]
"Ölenin arkasından yüzünü tırmalayan,
yakasını yırtan, Câhiliyet insanı gibi bağıra çağıra
ağıt yakan, bizden, bizim yolumuzu izleyenlerden değildir."
(Buhârî)
Yine şöyle buyurmuştur:
((
أَنَا بَرِيءٌ مِنَ الصَّالِقَةِ وَالْحَالِقَةِ وَالشَّاقَّةِ.))
[ رواه البخاري ومسلم ]
"Ben,
(musibet anında) sesini
ağlayarak yükselten (feryat eden), saçını kazıtan ve
yakasını yırtan kadından berîyim." (Buhârî ve
Müslim)
Yine şöyle buyurmuştur:
(( أَرْبَعٌ فِي
أُمَّتِي مِنْ أَمْرِ الْجَاهِلِيَّةِ لاَ يَتْرُكُونَهُنَّ: الْفَخْرُ فِي اْلأَحْسَابِ، وَالطَّعْنُ فِي
اْلأَنْسَابِ، وَاْلاِسْتِسْقَاءُ بِالنُّجُومِ، وَالنِّيَاحَةُ. وَقَالَ:
النَّائِحَةُ إِذَا لَمْ تَتُبْ قَبْلَ مَوْتِهَا تُقَامُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ
وَعَلَيْهَا سِرْبَالٌ مِنْ قَطِرَانٍ وَدِرْعٌ مِنْ جَرَبٍ.)) [ رواه
مسلم ]
"Ümmetimde
dört haslet, câhiliyet işlerindendir. (Ümmetim)
bu hasletleri bırakmayacaktır. (Bu hasletler:) Şerefiyle
(geçmişiyle)
övünüp iftihar etmek, (başkasının)
soyunu karalamak (neseplerine ta'n etmek), yıldızlar
aracılığıyla yağmur yağmasını istemek
ve ölünün ardından ağıt yakmaktır (bağırıp
çağırmaktır).
(Sonra)
buyurdu ki:
-Ölünün ardından
ağıt yakan kadın, tevbe etmeden ölürse, kıyâmet günü
üzerinde katrandan bir gömlek ve kor ateşten bir fistan olduğu
halde kalkar." (Müslim)
İmam
Ahmed'in Müsnedi'nde Hüseyin'in kızı Fâtımâ, babası
Hüseyin'den rivâyet ettiğine göre Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
((مَا مِنْ مُسْلِمٍ يُصَابُ بِمُصِيبَةٍ، فَيَذْكُرُ مُصِيبَتَهُ وَإِنْ
قَدُمَ عَلَى عَهْدِهَا، فَيُحْدِثُ لَهَا اسْتِرْجَاعًا، إِلَّا أَعْطَاهُ اللهُ تَعَالَى
مِنَ الْأَجْرِ عِنْدَ ذَلِكَ مِثْلَ أَجْرِهِ يَوْمَ أُصِيبَ بِهَا.))
[ رواه أحمد ]
"Bir
müslümanın başına bir belâ gelir de o kimse, zaman geçse de bu
belâyı hatırlayıp: İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn
(Biz
Allah'ın kullarıyız ve öldükten sonra O'na
döneceğiz) derse, Allah
Teâlâ, belânın başına geldiği gün gibi o
kimseye ecir verir." (Ahmed)
İşte bu,
Allah Teâlâ'nın mü'minlere bir ikramıdır. Çünkü Hüseyin'in -Allah ondan râzı olsun- veya
başkasının musibeti, uzun bir süre geçtikten sonra
hatırlandığında, musibete uğrayan kimsenin
musibete uğradığı gün gibi kendisine ecir verilmesi için, Allah
Teâlâ ve Elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve
sellem-'in emrettiği şekilde mü'minin: İnnâ
lillah ve innâ ileyhi râciûn (Biz Allah'ın
kullarıyız ve öldükten sonra O'na döneceğiz) demesi
gerekir.
Allah
Teâlâ, başa musibet geldiği zaman o musibete
sabretmeyi ve ecrini Allah'tan beklemeyi emrediyorsa, musibetin üzerinden uzun
yıllar geçmişse durum nice olur?
Şeytanın, dalâlet ve
haddi aşan kimselere (Râfizîlere) süslü gösterdiği
şeylerden birisi de onların Âşûrâ gününü matem ve yas
edinmeleri,
bu günde
ağıt yakıp feryat etmeleri ve hüzün kasideleri
söylemeleridir.
Bu
tâifenin rivâyet ettiği haberlerde birçok yalan vardır. Bu haberlerde
sadece keder ve hüzünü yenilemek, tasassupculuk (bağnazlık) yapmak,
insanlar arasında husumet ve savaşı
kızıştırmak, müslümanların arasına fitne
düşürmek ve bu vesileyle ilk müslümanlara küfretmeyi bir araç edinmek,
dünyada çok yalan söylemek ve fitne çıkarmak vardır.
İslâm
toplulukları arasında yalan söylemek, fitne çıkarmak ve
müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmek konusunda bu
sapık ve haddi aşan tâifeden başka bir tâife yoktur. Bu tâife
(Râfizîler), dînden çıkan Hâricilerden daha şerlidirler.
Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- onlar
hakkında şöyle buyurmuştur:
((
إِنَّ مِنْ ضِئْضِئِ هَذَا قَوْمًا يَقْرَءُونَ الْقُرْآنَ لا يُجَاوِزُ
حَنَاجِرَهُمْ، يَقْتُلُونَ أَهْلَ الإِسْلامِ، وَيَدَعُونَ أَهْلَ الأَوْثَانِ،
يَمْرُقُونَ مِنَ الإِسْلامِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الرَّمِيَّةِ،
لَئِنْ أَدْرَكْتُهُمْ لأَقْتُلَنَّهُمْ قَتْلَ عَادٍ.)) [ رواه البخاري ومسلم ]
"Şüphesiz bu adamın soyundan
öyle bir topluluk çıkacak ki, onlar Kuran okuyacaklar fakat okudukları
boğazlarından aşağıya geçmeyecektir (kalplerine inmeyecektir). Onlar putperestleri bırakıp da
İslâm ehlini (büyük günahlar işleyen müslümanları tekfir ettikleri
için onları) öldüreceklerdir.Onlar, okun, avı delip
çıktığı gibi İslâm’dan çıkacaklardır.
Eğer onların (o topluluğun) zamanına
yetişirsem, Semûd kavminin toptan helâk edildiği gibi, ben de
onları toptan silip öldüreceğim." (Buhârî ve Müslim)
Onlar (Râfizîler),
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in âile halkına (Ehl-i Beyti'ne)
ve O'nun mü'min ümmetine karşı yahudilere, hıristiyanlara ve
müşriklere yardım ederler.
Nitekim
Bağdat'ta ve diğer şehirlerde Peygamber -sallallahu aleyhi ve
sellem-'in Ehl-i Beyti'ne, risâletin özü Abbas'ın oğluna ve
diğer mü'minlere yaptıkları öldürme, esir almak ve
onların diyarlarını yakıp yıkmak gibi, müşrik
Türklere ve Tatarlara (Moğollara) yardım ettiler.
Onların
şerrini ve müslümanlara olan zararını, doğru söyleyen
hiç kimse sayamaz. Bu topluluğa karşı, Hüseyin'e ve onun âile
halkına düşman olan, fesâda fesatla, kötülüğe
kötülükle ve bid'ata bid'atla karşılık veren câhil kimselerden
nâsıbî
mutassıp bir topluluk ortaya çıkmış, gözlere sürme
çekmek, kına yakmak, âilenin nafakasını geniş tutmak ve alışılmışın
dışında yemekler pişirmek gibi bayramlarda ve önemli
münâsebetlerde yapılan şeyler gibi, Âşûrâ gününde sevinç
ve mutluluk şiârı olan şeyler çıkarmışlardır
(ihdas etmişlerdir). Bu tâife (Nâsıbîler), Âşûrâ gününü
kendilerine bayram ve sevinç töreni edinir hâle getirmiş, diğer
tâife (Râfızîler) ise kendilerine mâtem töreni edinir hale
getirmişler ve bu günde hüzün ve keder düzenlemişlerdir. Bu iki tâife
de hatalıdır ve sünnetin dışına çıkmışlardır.Bunların
(Râfızîler), hedef ve gâyeleri (Nâsıbîlerden) daha kötü, cehâletleri
daha büyük ve zulümleri daha açık olsa da Allah Teâlâ adâleti ve
ihsanı emretmiştir.
Râfizîler: Râfiza mezhebine mensup
kimselerdir. Bunlar Şiânın aşırıları olup, Ebû
Bekir ve Ömer’in halifeliğini kabul ettiği için Zeyd b. Ali
el-Hüseyin’i terketmişler ve daha önce dedesinden yardımı
esirgedikleri gibi, Kûfe’de yardımı ondan esirgemişlerdir.
Böylece onlara Râfiza denilmiştir. Bunlar Zeydiyye, İmâmiyye ve
Keysâniyye olmak üzere üç gruba ayrılmışlardır. Bu üç grup
da ayrıca kendi aralarında pek çok gruba
ayrılmışlardır. Râfiza kelimesi,bazı âlimler tarafından
Şiâ anlamında kullanılmıştır. Akâid meselesinde
Şiânın çok azı Ehl-i sünnet’e olmak üzere, bir kısmı
Müşebbihe’ye, bir kısmı da Mu’tezile’ye uyar. (M.Ş)
Nitekim Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
((... فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْدِي فَسَيَرَى
اخْتِلَافًا كَثِيرًا، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ
الْمَهْدِيِّينَ الرَّاشِدِينَ، تَمَسَّكُوا بِهَا وَعَضُّوا عَلَيْهَا
بِالنَّوَاجِذِ، وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ، فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ
بِدْعَةٌ، وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ.))
[ رواه أبو داود وصححه الألباني في صحيح أبي داود ]
"Zirâ sizden her kim, benden sonra yaşarsa, (dînde) çok ihtilaflar görecektir. Bu sebeple
benim sünnetime ve benden sonraki doğru yolu bulmuş râşid
halîfelerimin sünnetini alın ve onlara, azı dişlerinizle
ısırırcasına sımsıkı sarılın. (Dînde aslı olmayıp) sonradan çıkarılan
yeniliklerden sakının. Çünkü (dînde) sonradan
çıkarılan her yenilik, bid'attir.Her bid'at, dalâlettir
(sapıklıktır). Her dalâlet (in sahibi) de,
ateştedir." (Ebu Davud. Elbânî
'Sahih-i Ebî Davud; hadis no: 3851'de 'hadis, sahihtir, demiştir.)
Ne Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-, ne de O'nun râşid halifeleri,
Âşûrâ günü bu zikredilen şeylerden birisini, ne hüzün şiârını, ne de sevinç ve
mutluluk şiârını yapmıştır.
Fakat Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Medine'ye
geldiği zaman yahudilerin Âşûrâ günü oruç tutmakta
olduklarını görmüştür.
Nitekim Abdullah
b. Abbas'tan -Allah
ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o
şöyle demiştir:
(( قَدِمَ النَّبِيُّ
صَلَّى
اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
الْمَدِينَةَ
فَرَأَى الْيَهُودَ تَصُومُ يَوْمَ عَاشُورَاءَ، فَقَالَ: مَا هَذَا؟ قَالُوا:
هَذَا يَوْمٌ صَالِحٌ، هَذَا يَوْمٌ نَجَّى اللهُ بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنْ
عَدُوِّهِمْ فَصَامَهُ مُوسَى. قَالَ: فَأَنَا أَحَقُّ بِمُوسَى مِنْكُمْ،
فَصَامَهُ وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ.)) [ رواه البخاري ]
"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Medine'ye geldiği zaman yahûdileri Âşûrâ günü oruç
tutarlarken gördü.
Bunun
üzerine Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- onlara:
- Bugün
nedir? diye sordu.
Onlar:
- Bugün salih bir gündür.Bugün, Allah'ın
İsrâiloğullarını,
düşmanlarından kurtardığı, bundan dolayı Musa'nın oruç tuttuğu bir
gündür.
Bunun
üzerine Peygamber -sallallahu aleyhi
ve sellem- şöyle buyurdu:
- Biz
Musa'ya, sizden daha hak sahibiyiz.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bugün oruç
tuttu ve (ashâbına da) bugünde oruç
tutmayı emretti." (Buhârî; hadis no: 1865)
Müslim'in rivâyeti ise şöyledir:
(( ... هَذَا يَوْمٌ عَظِيمٌ، أَنْجَى
اللهُ فِيهِ مُوسَى وَقَوْمَهُ، وَغَرَّقَ فِرْعَوْنَ وَقَوْمَهُ...))
"Bugün
Allah'ın, Musa ve kavmini Firavun'dan kurtardığı,Firavun ve
kavmini (denizde) boğduğu büyük bir gündür."
((... فَصَامَهُ مُوسَى...))
"Bundan
dolayı Musa bu günde oruç tuttu."
Müslim rivâyetine şunu da eklemiştir:
((... فَصَامَهُ مُوسَى شُكْرًا
فَنَحْنُ نَصُومُهُ...))
"Musa, Allah'a şükrün bir ifâdesi olarak bugün
oruç tuttuğu için, biz de oruç tutuyoruz."
Buhârî'nin rivâyeti ise şöyledir:
((...وَنَحْنُ نَصُومُهُ تَعْظِيمًا
لَهُ...))
"Biz de O'na (Allah'a) tâzim için
bugünde oruç tutuyoruz."
İmam
Ahmed şu fazlalıkla rivâyet etmiştir:
(( مَرَّ
النَّبِيُّ
صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
بِأُنَاسٍ مِنَ الْيَهُودِ قَدْ صَامُوا يَوْمَ
عَاشُورَاءَ، فَقَالَ: مَا هَذَا مِنَ الصَّوْمِ؟ قَالُوا: هَذَا الْيَوْمُ
الَّذِي نَجَّى اللهُ مُوسَى وَبَنِي إِسْرَائِيلَ مِنَ الْغَرَقِ، وَغَرَّقَ
فِيهِ فِرْعَوْنَ، وَهَذَا يَوْمُ اسْتَوَتْ فِيهِ السَّفِينَةُ عَلَى الْجُودِيِّ
فَصَامَهُ نُوحٌ وَمُوسَى شُكْرًا لِلهِ تَعَالَى، فَقَالَ النَّبِيُّ
صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَنَا أَحَقُّ بِمُوسَى وَأَحَقُّ بِصَوْمِ هَذَا
الْيَوْمِ فَأَمَرَ أَصْحَابَهُ بِالصَّوْمِ.)) [ رواه أحمد ]
"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- (Medine'de) yahudilerden Âşûrâ
günü oruç tutan bazı insanlara uğradı.
Bunun
üzerine Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- onlara:
- Bu tuttuğunuz oruç nedir? diye sordu.
Onlar:
- Bugün, Allah'ın, Musa'yı ve İsrâiloğullarını (denizde) boğulmaktan kurtardığı,
Firavun'u denizde boğduğu bir gündür.Bugün Nuh'un gemisinin Cudî
dağının üzerine yerleştiği ve bundan dolayı da
Nuh ve Musa'nın, Allah Teâlâ'ya şükrün ifâdesi olarak oruç
tuttukları bir gündür.
Bunun
üzerine Peygamber -sallallahu aleyhi
ve sellem- şöyle buyurdu:
- Ben,
Musa'ya ve bugünün orucuna (sizden) daha hak sahibiyim.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bugün oruç
tuttu ve (ashâbına da) bugünde oruç
tutmayı emretti." (Ahmed, hadis no: 8360)
((... وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ.))
"ve (ashâbına da)
bugünde oruç
tutmayı emretti."
Yine Kureyş kabilesi de câhiliyet döneminde
Âşûrâ gününü yüceltiyorlardı.
Nitekim Âişe'den -Allah ondan râzı olsun-
sâbit olan hadiste o, şöyle demiştir:
(( كَانَ يَوْمُ عَاشُورَاءَ تَصُومُهُ قُرَيْشٌ فِي
الْجَاهِلِيَّةِ، وَكَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَصُومُهُ،
فَلَمَّا قَدِمَ الْمَدِينَةَ صَامَهُ، وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ، فَلَمَّا نَزَلَ
رَمَضَانُ كَانَ رَمَضَانُ الْفَرِيضَةَ، وَتُرِكَ عَاشُورَاءُ، فَكَانَ مَنْ
شَاءَ صَامَهُ، وَمَنْ شَاءَ لَمْ يَصُمْهُ.))
[ رواه البخاري
ومسلم ]
"Kureyş,
câhiliye döneminde Âşûrâ günü oruç tutardı. Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- de bu orucu tutardı. Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- Medine'ye geldiğinde bu orucu tutmayı emretti.
Ramazan orucu farz kılınınca, Ramazan orucu farz olarak
kaldı, Âşûrâ orucu ise (tutulması emri)
terkedildi. Dileyen onu tutar, dileyen de tutmazdı."
(Buhârî ve Müslim)
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in insanlara oruç tutmalarını emrettiği
gün, sadece bir gün idi.Çünkü Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Medine'ye Rebiül-Evvel ayında gelmişti. Gelecek yıl olunca
(ertesi yıl) Âşûrâ gününde oruç tutmuş ve bu günde oruç
tutmayı ashâbına emretmiştir. Daha sonra aynı yıl
Ramazan orucu farz kılınınca Âşûrâ orucunun farz
oluşu nesh olundu (hükmü kaldırıldı).
İslâm âlimleri:
O gün (Âşûrâ günü) orucu farz mı, yoksa
müstehap mı olduğu konusunda iki meşhur görüşe
ayrılmışlardır. Bu iki meşhur görün en
doğrusuna göre Âşûrâ orucu farz idi. Daha sonra dileyen
kimse, bu orucu müstehap olarak tutuyordu.Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- daha
sonra Âşûrâ orucunu tutmayı herkese emretmemiş, aksine
şöyle buyurmuştur:
(( هَذَا يَوْمُ عَاشُورَاءَ وَلَمْ
يَكْتُبِ اللهُ عَلَيْكُمْ صِيَامَهُ وَأَنَا صَائِمٌ، فَمَنْ شَاءَ فَلْيَصُمْ،
وَمَنْ شَاءَ فَلْيُفْطِرْ.))
[ رواه البخاري
ومسلم ]
"Bu gün, Âşûrâ günüdür. Allah Teâlâ bu günün
orucunu size farz kılmadı.Ama ben, bu gün oruçluyum. Dileyen (bu gün) oruç tutsun, dileyen de tutmasın." (Buhârî
ve Müslim)
Yine şöyle buyurmuştur:
(( إِنَّ صَوْم عَاشُورَاء يُكَفِّر
سَنَةً , وَإِنَّ صِيَام يَوْم عَرَفَة يُكَفِّر سَنَتَيْنِ.))[ رواه مسلم ]
"Şüphesiz Âşûrâ orucu bir yılın
(küçük) günahları
bağışlattırır.Arefe günü orucu ise iki
yıllık (küçük) günahları
bağışlattırır." (Müslim)
Başka bir rivâyette şöyle
buyurmuştur:
(( صِيَامُ يَوْمِ عَرَفَةَ
أَحْتَسِبُ عَلَى اللهِ أَنْ يُكَفِّرَ السَّنَةَ الَّتِي قَبْلَهُ وَالسَّنَةَ
الَّتِي بَعْدَهُ، وَصِيَامُ يَوْمِ عَاشُورَاءَ أَحْتَسِبُ عَلَى اللهِ أَنْ
يُكَفِّرَ السَّنَةَ الَّتِي قَبْلَهُ.))
[ رواه مسلم ]
"Arefe
gününün orucunun, (oruç tutan kimsenin) bir önceki sene ile bir sene sonraki senenin (küçük)
günahlarına keffâret olmasını ümit ederim. Âşûrâ
gününün orucunun, (oruç tutan kimsenin) bir önceki senenin (küçük)
günahlarına keffâret olmasını ümit ederim." (Müslim)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- hayatının sonunda yahudilerin
Âşûrâ gününü bayram haline getirdiklerini işitince, onlara
aykırı hareket etmek ve bu günü bayram edinen yahudilere benzememek
için şöyle demiştir:
(( لَئِنْ عِشْتُ إِلَى قَابِلٍ لأَصُومَنَّ التَّاسِعَ.))
"Şayet gelecek yıl yaşarsam, onuncu gün ile birlikte dokuzuncu günü de
oruç tutacağım." (el-Fetâvâ'l-Kubrâ; c: 6. Harama
götüren yolların tıkanması babı)
Sahâbeden bazı kimseler ile bazı
âlimler bu günde oruç tutmuyorlar, bu günün orucunu da müstehap
görmüyorlardı.Hatta sadece Âşûrâ günü oruç tutmayı
mekruh sayıyorlardı.
Nitekim Kufeli bazı âlimler, bu günün
orucunu mekruh gördüklerine dâir bilgiler nakledilmiştir. Bazı
âlimler ise, bu günün orucunu müstehap görmüşlerdir. Fakat müstehap
olan bu gün oruç tutan kimsenin onuncu gün ile birlikte dokuzuncu günü de
tutmasıdır. Çünkü bu, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in son emridir.
Nitekim o şöyle buyurmuştur:
(( لَئِنْ عِشْتُ إِلَى قَابِلٍ لأَصُومَنَّ التَّاسِعَ مَعَ
الْعَاشِرِ.))
"Şayet gelecek yıl yaşarsam, onuncu gün ile birlikte dokuzuncu günü de
oruç tutacağım."
Nitekim hadisin bazı rivâyetlerinde açıklayıcı olarak böyle
gelmiştir.
Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünneti, işte böyle idi.
Alışılmışın
dışında taneli veya taneli olmayan yemek hazırlamak, yeni
elbise giymek, âilenin nafakasını geniş tutmak, bu günde evin
bir yıllık ihtiyacını satın almak, Âşûrâ
gününe özel namaz veya kurban kesmek gibi bir ibâdeti yapmak,taneli
gıda maddelerinin pişirilmesinde kullanılmak üzere kurban
bayramında kesilen kurban etlerini bu güne saklamak, gözlere sürme
çekmek, saçlara kına yakmak, boy abdesti almak, tokalaşmak,
birbirlerini ziyâret etmek veya bu günde câmileri, mescitleri ve türbeleri
ziyâret etmek gibi, Âşûrâ gününde yapılan diğer
şeylere gelince, bütün bunlar, ne Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve
sellem-'in, ne onun râşid halifelerinin yaptıkları, ne Mâlik, Sevrî, Leys b. Sa'd, Ebu
Hanife, Evzâî, Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, İshak b. Râhveyh ve bunlar
gibi müslümanların imam ve âlimlerinden hiç kimsenin müstehap
görmedikleri çirkin bid'atlardır." (Şeyhulislam İbn-i
Teymiyye; "el-Fetâvâ'l-Kubrâ")
İslâm
dîni iki esas üzerine binâ olunmuştur:
Birincisi:
Allah'tan başkasına ibâdet etmemek.
İkincisi:
Allah'a, O'nun meşrû kıldığı şekilde ibâdet
etmek, bid'atlarla O'na ibâdet etmemektir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda
şöyle buyurmuştur:
(( ... فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء
رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً وَلا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ
أَحَداً{110}))
"Kim,
(azabından korkup sevabını ümit
ederek) Rabbine kavuşmayı arzu ederse, sâlih amel işlesin ve
ibâdette Rabbine hiç kimseyi ortak koşmasın." (Kehf Sûresi: 110)
Salih amel; Allah Teâlâ ve
Elçisi
Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sevdiği ve hoşnut
olduğu, meşrû ve sünnet olan ameldir.
Bunun içindir ki Ömer b.
Hattab -Allah ondan râzı olsun- duâsında şöyle derdi:
((
اَللَّهُمَّ اجْعَلْ عَمَلِي كُلَّهُ صَالِحًا، وَاجْعَلْهُ
لِوَجْهِك خَالِصًا، وَلا تَجْعَلْ لأَحَدِ فِيهِ شَيْئًا.))
"Allahım!
Amelimin hepsini salih kıl! Amelimi, vech-i kerimine hâlis kıl!
Amelimde hiç kimseye bir şey bırakma!"
(Şeyhulislâm İbn-i
Teymiyye; "el-Fetâvâ'l-Kubrâ"; c: 5)
Dosdoğru yola ileten, ancak Allah
Teâlâ'dır.